Fatmagül'ün de Suçu Var, Bizim de...

Uyutuluyor, uyuşturuluyoruz…

Yavaş yavaş, sinsice üstelik…

Sabahın erken saatlerinde başlayan televizyon serüvenimiz, gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam ederken; O kıymetli saatlerimizi nasıl boş geçirdiğimizi, nasıl heder ettiğimizi fark etmiyoruz bile… 

Fatmagül’ün suçu ne? 

Fatmagül’ün suçu büyük… Milyonları 90 dakika boyunca ekrana kilitleyerek, uyutuyor bizi Fatmagül, uyuşturuyor…

Tek suçlu o mu peki?

Asla…

Bir tecavüz ile başlayan, o tecavüzün etrafında gelişen ipe sapa gelmez olayları, sanki gerçekmişçesine, adeta bizim başımıza gelmişçesine pür dikkat izleyen, yetmezmiş gibi çoluk çocuğumuza izleten bizler suçlu değil miyiz?

Tek suçlu Fatmagül değil demiştik…

Muhteşem geçmişimizi, Muhteşem Yüzyıl adı altında ekranlara sürüp, tarihimizi beş paralık edenler de suçlu değil mi? 

Yaşamı at üstünde savaş meydanlarında geçen, 40 seneden fazla dünyaya hükmeden Muhteşem Süleyman’ı, adeta haremden çıkmayan, seksten başka şey düşünmeyen bir padişah olarak anlatanların hiç mi suçu yok? 

*****

Ya Avrupa’dan ithal edilmiş, halka hiçbir şey katmayan demode yarışmalara ne demeli… 

Biri bitmeden, diğeri başlayan, Acun Ilıcalıvari bu yarışmalarla da uyutulup, uyuşturulmuyor muyuz?

Söyleyin Allah aşkına, Var mısın Yok musun, Survivor, Yok Böyle Dans gibi yarışmalar bize ne kattı, ne öğretti.

Ünlü olma hayaliyle bu tip yarışmalara katılan ama saman alevi gibi sönen yarışmacılara mı üzülmeli, yoksa o çok değerli saatlerini bu yarışmaları izleyerek, vakit öldüren bizlere mi…

Bir diğer yanda ise özellikle kadınlarımızı büyüsüne kaptırmış olan evlendirme programları var. Büyük kanalların tamamında, aşağı yukarı aynı saatlerde başlayan ve neredeyse yarım gün süren bu programlar da uyutmuyor mu bizleri, uyuşturmuyor mu?

Yaşlı başlı dedelerin, 20’li, 30’lu yaşlardaki kızlara talip olduğu, 60’lı, 70’li yaşlardaki teyzelerin bilmem kaçıncı desti izdivaçlarını hayal ederek karşımıza çıktıkları bu programların hangimize ne faydası var?

Kadını, erkeği, genci yaşlısı, kısacası milyonlarcası işte bu kadın programları, diziler, yarışmalar arasında gidip gelirken, çocukları da kendilerine benzettiklerinin farkında değiller aslında.

Eskiden, izlemek için hafta sonlarını iple çektiğimiz çizgi filmler, artık günün her saatinde, 4-5 kanalda birden…

Hiçbir eğiticiliği, öğreticiliği olmayan, çocuklarımızı şiddete yöneltip, özentiye sevk eden, onları doyumsuz birer birey haline getiren, denetimden uzak bu çizgi filmler de yavrularımızı uyuşturmuyor mu?

****

Evlerimizdeki o kara kutular bizleri alıp başka diyarlara götürürken, ne ülkemin sorunları, ne de dünyada olup bitenler kimseyi zerre kadar ilgilendirmiyor.

Televizyonların ana haber bültenlerini izlerken çekilen “ah ah”lar, “of of”lar, çok geçmeden unutuluyor ve yerini yerli Türk dizilerine, çakma Avrupa yarışmalarına, maçlara veya çizgi filmlere bırakıyor.

Ülkenin, dünyanın gerçekleri hafızalarda saman alevi gibi bir iz bırakırken, baldızıyla aşk yaşayıp bir de çocuk sahibi olan adamın (unutulmaz adlı dizi), amcasının karısıyla büyük aşk yaşayan yeğenin (Aşk-ı Memnu), her bölümde adeta ölüm makinesi gibi çalışan adamın (Kurtlar Vadisi Pusu), ettiği küfürler nedeniyle bip sesinden izlenemez hale gelen polisin (Behzat Ç.), kan davasının hüküm sürdüğü töreler arasında ağa sevgilisinden çocuk sahibi olan kadının (aşk ve ceza) derdi, hepimizi geriyor ve uyutuyor.

İyi uykular Türkiye…


YEŞİM KADER KIZILÇELİK

HERKESİN BİR FİKRİ VARDIR...

Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır. İlaç alır geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder. Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider. Lakin Osman Efendi'nin başağrısı artarak sürer. Üstüne üstlük baş agrısının yanı sıra gözleri de yaşarmaya başlar. Başka doktorlar çağırılır... 
Osman Efendi Uşak'ın ileri gelenlerindendir. Ağrıyı kesene servet vaat eder. Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz. 
Ev halkı birbirine karışır, başağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendi'yi İstanbul'a götürmeye karar verirler. İstanbul'da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır... 
Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan başağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir. 
Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre moda; Zürih'e gidilir. Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır. 
Sonuc: Osman Efendi'ye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan Osman Efendi'ye ağrı kesici iğneler yapılmaktadır. Altmışlarını süren adamın ülkesine dönüp "dinlenmesi", daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir. 
Osman Efendi bitkin, aile perişan. "Kader" denilir, Uşak'a dönülür. 
Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar. 
Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendi'nin eski berberi "Berber Mehmet" çağrılır. Berber yataktan kalkamayan Osman Efendi'yi tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler. Berber Mehmet bir an düşünür. 
"Beyim" der, "Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüs olmasın?" 
Bir bakar, "Hah işte" der "Kıl dönmüş." Osman Efendi'nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. 
Ev halkı Osman Efendi'nin köyü ayağa kaldıran cığlığıyla odaya koşar. Berber Mehmet, Osman Efendi'nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir. Osman Efendi'nin kanayan burnuna pansumanlar yapılıır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır. 
Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Başağrısından ise eser kalmamıştır. 
Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet'i çağırtır ve ona bir servet bağışlar. 
Sonuçlar : 
1. Vergiden turizme, sosyal güvenlikten adalet reformuna kadar Berber Mehmet Efendiler'in fikirleri var, dinlemek gerek. 
2. Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olur. 
3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir

KUŞKULAR VE ENDİŞELER

Sözlerimiz şarkılarımız, umutlarimiz, rüyalarimiz ve de hayallerimiz bile hem eksi hem aci... Acaba hayalini düsledigimiz düslerimize kavusunca hayatta ki görevimizin bitecegi endisesi ile bizler kendimize iş mi icat ediyoruz?!. Çünkü çerden çöpten iş icat etmek, bulaşıklarını temizlemek epeyce zahmetli iştir, zahmet üreten kişi, gereksiz gerekler yaratınca, konsantre olunca kendini unutur ya...!

Bizler sahip olduğumuz her seyi değiştirmeğe o kadar aliskiniz ki, sevgileri bile kendimizce sekil verip degisime ugratiyoruz!. Sevgi bir türlü insan oğluna yaranamiyor... Dramatik yasam tarzini tercih edip mavi gözlere, siyah lens takip yesil yasama siyah leke sürenler, nedense sevgisel renkler de
binbir kusur bulmaga çalisirlar... Onlara göre sevgi selleri pembe bulutlarin üzerinden yere inmegi beceremezler, ise güce yaramaz akillari bir karis 
havadadir her seyin dogrusunu kendilerinden baskasi bilmez...! Çünkü
sevgi selleri, (KUSKULARI veENDISELERI) art niyetleri tanimazlar zaten hiç
de tanismamislardir... Sevgi selleri sevgilerini artirip, verimli
topraklari kesfedip imece halin de sevgi tohumlari, sevda filizleri ekmekle
ugrasirlar. 

Sevginin tek üzüntüsü, sevgileri saptiranlar yüzünden çektigi üzüntülerdir 
ki o, konunun adresin de fazla kalmaz. Gerçek seven sevginin kokusunu nerde olursa olsun tez alir, sevgiler asil sevgi adresin de bulusur enin de
sonun da... Belki sevgi kenti azinliktadir olsun, öz ve öz sah damardir
ya..!! Ask ve sevgi mağduru olup da yenilgi aldigimiz da, hayat'a bitmis gözüyle bakmamizi da anlamiyorum?... Ask kisa devre yapip kibrit gibi yanip
bir an da sönebilir de, bir ömür sürebilir de!. Aslin da üzülen taraf yenilgiye ugrayan oluyor... Tersi olup kendi bitirse asla fazla üzülmeyecek...

Çünkü kuskular endiseler olunca otomatik olarak devreye giren art niyet
var, gurur veya onur adi altin da... Bas rolünü üstlendigimiz hikayemizden,
kissadan hisse payimizi alip, tedbir pakettleri ile,yeni hikayelerin için de 
sevgilerle elele yolculuga baslamak en güzel olani degil mi?.

Velhasil ruhumuzu,sözlerimizi sarkilarimizi, umutlarimizi, rüyalarimizi zehirli 
virüslerden kurtarmadikça, bizler ne saglikli asklar, ne saglikli sevgiler, 
ne de saglikli dostluklar yasayabiliriz!. Ilk ve son duragimiz sevgilerin 
mekani olsun! 

Sevgice sevimlice kalmak dileklerimle...

    İNCİ ÜMİT TUN

PARAM VAR AMA TÜKETMEYE HAKKIM YOK


Kırmızı suveteri delik deşik olmasına rağmen hala üzerinde; ayakkabısı da yamalı. Sökük paltosunu, pantolonunu, yakalarını ters-yüz ettiği gömleklerini yıllardır kullanıyor. 10 yıldır hiçbir şey almamış üzerine. Karaca markasının ve TEMA Vakfı'nın kurucusu Hayrettin Karaca, "param var ama tüketmeye hakkım yok" diyerek 'al tüket ve yok et' diyen tüketim toplumuna açtığı savaşla gurur duyuyor.


Komşuya Ver

Dünyada tüm insanları doyuracak kadar yiyecek olduğunu ama gözü aç olanları doyuracak hiçbir şeyin olmadığını söyleyen Karaca, Türkiye'de bir zamanlar fakirleri aç bırakmayan kültürün nasıl yok olduğunu hüzünlenerek anlattı. Televole kültürünün karşısında birtakım değerlerin yok olduğunu söyleyen Karaca, çocukluk günlerinin "komşuyu aç bırakmayan" kültürünün yeniden dirilmesiyle, açlıkla savaşılabileceğini söyledi. "Dünya ikiye bölünmüş artık. Gözü açlar ve karnı açlar. İşte o gözü açları doyurmayacağız. Bunların farkına küçükken vardım. Dilim, kültürüm gidiyor. Bağımsız bir Türkiye değiliz artık. En büyük acımız geri getiremediğimiz o kültürümüzdür." diyen Karaca şöyle konuştu:

"Ben bir kasaba çocuğuyum. Varlıklı bir ailenin çocuğuydum. Ama herkes eşit şartlarda oynardı sokakta. Bütün çocuklar gibi ben de yalınayak oynardım. Akşam olduğu zaman annem seslenirdi, avucuma bir kap sıcak yemek koyarlardı. Kulağıma eğilip, 'Komşu anneye götür' derdi. Etrafımızda bizi duyacak kimse yoktu ama, bu bana verilen 'Aman kimse görmesin Hayrettin' mesajıydı. Komşu
annenin yağını, odununu kim alır, kimse bilmezdi. Paylaşma düzeni vardı, o kültürdü. Savaştan çıkmış bir Türkiye'de 'fakirim' diyen çoktu ama 'acım' diyen yoktu. Oradan aldım bu kültürü. Kaybolan budur, giden budur. Ama Anadolu'yu gezerken görüyorum ki, bu değerleri hala yaşatanlar var."


Utanıyorum

Tüketim toplumunun rezalet hale geldiğini söyleyen Karaca şöyle devam ediyor:

"Akmerkez'in önünden geçmeye utanıyorum, nedir bu ışıklar, bu rezalet. 'Yılbaşı' demek, 'Al, tüket, yok et, yaşamı mahvet' demek. O yüzden bu yırtık kazağı gururla taşıyorum üzerimde. Global ekonomi insanları kullanıyor. Ama bakın beni kullanamıyor, çünkü izin vermiyorum. Çok da mutluyum. Bunu elimden hiç bir güç alamaz. İnanç herşeyi halleder"dedi.

"Açlıktan ölen her çocuğun katilleri vardır"diyen Karaca, ihtiyacından çok tüketerek sınıf atlamaya çalışanları suçladı. Karaca, "Bugünkü tüketim iki katına çıktığı gün, belki dünyada yaşam olmayacak. En büyük tehlike gıdada. Bir Amerikalı çocuk doğduğunda 30 çocuğa eşdeğerde dünya nimetlerini alıp götürüyor" diyerek dünyanın düştüğü durumu gözler önüne seriyor.


Cep telefonu kullanmadığını, 5 yıldır TV izlemediğini belirten Karaca şöyle devam etti:

"Okumakla mükellefim. Olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var. Malını mülkünü verirsin orada biter borcun. Mesela Yalova'daki botanik bahçemi vakıf yaptım ama borcum bitmedi topluma. Şimdi borcumu bilgi sahibi olarak ve bunu aktararak ödüyorum. Okumak ibadettir. Okumamak cumhuriyete ihanettir."

Oğlunu, eşini ve annesini kaybeden Hayrettin Karaca, "acılar karşısında isyan ederek hiçbir şey kazanamazsınız, elde olan bir şey değil çünkü bu. Ben acıyı da, mutluluğu da kabulleniyorum. Ama açılar hafızadan hiç çıkmaz" dedi.

Dünyanın durumunu değerlendiren Karaca şu yorumlarda bulunuyor:

"Birleşmiş Milletler 2004 Kalkınma Raporu'na göre, Afrika'da 323 milyon insan günde 1 dolardan az bir gelirle geçimini sağlıyor. Temiz su kaynağından mahrum 273 milyon kişi bulunmakta. İlkokul çağında okula gidemeyen 44 milyon çocuk var. Yetersiz beslenmeden kaynaklanan ölüm riski altında yaşayan Afrikalıların sayısı 185 milyon. Her yıl beş yaşının altında ortalama beş milyon çocuk ölüyor. Zengin ülkeler yıllık gelirlerinden yüzde 0,7'sini kurtarma amaçlı projelere yönlendirseler bu sorunların hepsi ortadan kalkabilir."


"Bir" Çok Güçlüdür

"Benim de vardı 40 tane kravatım. O zaman 30 yaşındaydım. Ben de tükettim, ama bilerek yapmadım bunu." diyen Karaca, "Artık farkına vardım bunun. Ne zamandır alışveriş yaptığımı hatırlamıyorum, kendime sadece kitap alıyorum. Nedir benim ihtiyacım? Doymam, saglığım, barınmam, kusanmam; bunun dışında hiçbir şey tüketmeye hakkım yok. Gömleklerim var, yakası çevrilmiştir, ayakkabılarıma bakarsanız, altı yamalıdır. Dokuz senedir bu pantolonu
giyerim, paltom yırtıktır. Param var ama tüketmeye hakkım yok! Bunu herkes yapabilir. "BİR" çökgüçlüdür. Atatürk bir kişiydi. Herşey "bir" ile başlar. Bir yoksa iki olmaz. Ben de yakınlarıma örnek olmaya çalışıyorum" diyor.


Makyaj Malzemesi İçin 18 Milyar Dolar

TEMA Vakfı Yayınları'ndan çıkan "Dünyanın Durumu 2004" raporlarını yorumlayan Karaca şu tespitlerini aktarıyor:


Dünyada makyaj malzemesi için yapılan harcama 18 milyar dolar. Dünyadaki tüm kadınların üreme sağlığı için gerekli para 12 milyar dolar.

Avrupa ve ABD'de evde beslenen hayvanların mamasına harcanan para 17 milyar dolar. Dünyada açlığın ve yetersiz beslenmenin sona erdirilmesi için gerekli para 19 milyar dolar. Parfüme harcanan para 15 milyar dolar. Evrensel okur-yazarlığın sağlanması için gereken yıllık ek yatırım 5 milyar dolar. Deniz seyahatlerine harcanan para 14 milyar dolar. Dünyada herkese temiz içme suyu sağlanması için gerekli para 10 milyar dolar. Avrupa'da dondurmaya harcanan para 11 milyar dolar. Her çocuğun aşılanması için gerekli miktar 1,3 milyar dolar. Satışa hazır 1 ton altın elde etmek için 300 bin ton atık üretilir. Başka bir deyişle altın bir alyans için ortaya çıkan atık miktarı 3 tondur. Bu atıkların çoğu siyanür ve kimyasal maddeler içerir.


2006.02.07 © TurkStuden

Bir Adı olmalı İnsanın...

Bir duruşu, sevmeli insan yaşamayı, sevdikçe
yeşermeyi bilmeli, bir gülüşü olmalı insanın,
gülüşünden çiçekleri toplamalı, bir aşkı paylaşmalı
insan, bir yüreğe sahip olmalı, bir tarafı efe olmalı
insanın, bahara dikilmeli, sevdiğini işlemeli
martinisine, gözlerini kısıp güneşe bakmalı insan,
baktıkça ağlamalı, gözyaşlarını tutmamalı insan,
tutunacak dalı olmalı, tutunduğu dalın meyvesini
toplamalı, tarlaları ekmeli insan, hiçbir ilaç
atmamalı, ilaç atmadan yetiştirmeli sebzeyi, ilaç
atmadan yemeli sofrasında, tarlasını devamlı sürmeli
insan, sürecek bir atı olmalı, düşünecek sevdası,
birde silahı, çalışmalı insan, vatanı her gün
kurtarmalı, her yeni gün yeni sabahları olmalı
insanın, yeni umutları, yeni dostları, birlikten
kuvvet doğurmalı insan, her daim dalgalanmalı,
düşmanını bilmeli insan, yeni yeni okullarda
yetişmeli, saygıyı bilmeli insan, önce saygılı ortam
yaratmayı, sonra içinde saygı aramayı bilmeli, paraya
değer vermeli insan bu yüzden hiç sevmemeli, dostuna
ışık tutabilmeli, mahallesinde sözü dinlenmeli,
kuşlara yem vermeli insan, bir köpeği sevmeli, bir
çiçek büyütmeli insan, adı ne olursa olsun, oturup
okumalı geçmişi, oturup dinlemeli, özlemeli saflığı,
temiz değerleri, kirletmemeli geçmişini, bu yüzden
durmalı dimdik, bu yüzden bir baltaya sap olmalı,
kesmeli cehaleti, birileri tutmalı, tuttukça
aydınlanmalı insan, aydınlığı sevmeli, hep nehir gibi
olmalı derin ve sonsuz, akmalı insan, her taşın
altından çıkmalı, her sokakta gezmeli, her ananın
ayaklarını öpmeli, öğretmeli insan, öğretmen olmalı,
vatanı kurtarmak yetmemeli, daha fazlasını öğretmeli.
Kaypak olmamalı insan, kaydırak gibi dönmemeli, her
gazoz kapağına atılmamalı, satmamalı insan paylaşmalı
ekmeğini, giderek büyümeli, annesini babasını sırtında
götürmeli, uyuşmamalı insan her daim dinç ve sağlıklı
olmalı, çocukları olmalı, hayata mutluluk kazandırmalı
insan, gelecek nesilleri düşünmeli, bizi buraya kadar
getirenleri, baş tacı yapmalı, sapmamalı insan vatanın
bütünlüğünden, korumalı gece gündüz, görevini eksiksiz
yapmalı, ulusunu sevmeli, insanları sevmeli, geceleri
yıldızları seyretmeli, bilimle uğraşmalı, ay ve güneş
gibi parlamalı, susacak haklı nedenleri olmalı,
susmadan konuşmalı, kendi gibi olan her şeye değer
vermeli, paraysa para, insansa insan olmalı,
gerektiğinde bir başına yaşamaya alışmalı, sokakların
sessizliğinde sevgilisinin evinin önünde durmalı, tüm
saflığıyla bakıp, pencerenin kapandığını görmeli, ufak
ufak uzaklaşmalı insan, herşeyi insan olduğundan ötürü
sevmeli, 
sağlıcakla kalın... 



ilker Öz

YILBAŞI HEDIYESI

O sabah Ben, kuzenimin evine süt getirdiği zaman, her zamanki gibi neşeli değildi. Orta yaşlı, zayıf adamın konuşmak istemediği belliydi.

1962 Kasımının sonuydu ve Kaliforniya Lawndale’e yeni gelmiş biri olarak sütçülerin hala kapıya şişeler içinde süt getirdiklerini görmek beni sevindiriyordu. Kocam ve çocuklarımla beraber ev ararken kuzenimin evinde geçirdiğimiz haftalarda Ben’in şen konuşmasından hoşlanmaya başlamıştım. 

Ama bugün tel taşıyıcıdan sütleri çıkarırken, çok hüzünlü görünüyordu. Hikayeyi ağzından almak için uzun ve dikkatli bir sorgulama yapmam gerekti. Utana sıkıla iki müşterinin borçlarını ödemeden şehirden ayrıldığını ve zararı kendisinin karşılaması gerektiğini anlattı. Müşterilerden birinin borcu sadece 10 dolardı, ama diğerinin 79 dolar borcu vardı ve yeni adresini bırakmamıştı. Ben faturanın bu kadar kabarmasına izin verecek kadar aptalca davrandığı için üzgündü. 

“Tatlı bir kadındı, altı çocuğu vardı ve hamileydi. Her zaman ‘Kocam ikinci bir iş bulur bulmaz borcumu ödeyeceğim’ derdi. Ona inandım. Ne kadar da aptalmışım! İyi bir şey yaptığını sanıyordum, ama ağzımın payını aldım.”

Ona sadece “Çok üzgünüm” diyebildim.

Onu bir sonraki görüşümde daha da sinirliydi. Bütün sütünü içen pasaklı çocuklar hakkında konuşurken tüyleri diken diken oluyordu. Tatlı aile, bir yumurcak sürüsüne dönüşmüştü.

Tekrar üzüntümü dile getirdikten sonra konuyu kapattım. Ama Ben gidince kendimi onun sorununa kaptırmış olduğumu ve ona yardım etmeyi çok istediğimi farkettim. Bu olayın hoş bir insanı katılaştıracağından endişe ettiğim için bu konuda ne yapılabileceğini düşünmeye başladım. Sonra Yılbaşının yaklaştığını ve büyükannemin söylediği bir şeyi anımsadım: “Biri senden bir şey almak istediği zaman, bunu ona ver, böylece hiç soyulmazsın.”

Ben’in bir sonraki gelişinde 79 dolarlık zararı hakkında kendini daha iyi hissetmesi için bir yol bulduğumu söyledim.

“Hiçbir şey bana bu konuda kendimi iyi hissettiremez, ama yine de dinlemeyi isterim.” Dedi.

“Sütü kadına ver. Sütü ona ihtiyacı olan çocuklar için verdiğin için Yılbaşı armağanı olarak kabul et.”

“Dalga mı geçiyorsun?” diye sordu. “Ben kendi karıma bile bu kadar pahalı bir yılbaşı armağanı almıyorum.”

“İncil’de, ‘Ben yabancıydım ve sen beni kabul ettin’ diye yazar.. sen de o kadını çocuklarıyla beraber kabul ettin.”

“Yani o beni aldatmadı mı? Sorun ne biliyor musun? O, senin değil, benim 79 dolarımdı.”

Konuyu kapattım, ama hala önerimin iyi olduğuna inanıyordum.

Eve geldiği zaman şakalaşıyorduk “Ona sütü hala vermedin mi?” diye soruyordum.

“Hayır,” diye cevabı yapıştırıyordu, “ama bir başka tatlı anne acıma duygularımdan faydalanmazsa, karıma 79 dolarlık bir armağan almayı düşünüyorum.”

Soruyu her sorduğumda biraz daha neşeleniyor gibiydi.

Yılbaşına altı gün kala beklediğim oldu. Ben yüzünde büyük bir gülümsemeyle ve gözleri parlayarak geldi. “Yaptım!” dedi. “Ona sütü yeni yıl armağanı olarak verdim. Kolay olmadı, ama kaybedecek neyim vardı ki? Nasıl olsa süt gitmişti, değil mi?”

Onun sevincini paylaşarak “Haklısın” dedim, “ama bunu yüreğinde gerçekten hissetmelisin.” 
“Biliyorum ve hissediyorum” dedi. “Şimdi kendimi gerçekten daha iyi hissediyorum. Bunun için yılbaşlarını seviyorum. Benim sayemde o çocukların kahvaltı sofralarında bir süre süt oldu.”

Tatil geldi ve geçti. İki hafta sonra güneşli bir ocak sabahı, Ben neredeyse koşarak geldi. Gülümseyerek “Bunu duymalısın” dedi.
O gün bir başka sütçünün yerine, farklı bir güzergah izlediğini anlattı. Adının söylendiğini duymuş, omzunun üzerinden bakmış ve kendisine doğru elinde bir miktar para sallayarak koşa koşa gelen bir kadın görmüştü. Kadını hemen tanımıştı; bir sürü çocuğu olan o tatlı kadın, hani borcunu ödemeyen. İnce bir battaniye içinde küçük bir bebek taşıyordu.
“Ben, bekle bir dakika” diye bağırdı, “sana paranı vereceğim.”
Ben kamyonu durdurup aşağı indi.
Kadın “Özür dilerim” dedi, “sana paranı verecektim.” Kocası bir akşam eve geldiğinde daha ucuz bir daire bulduğunu söylemişti. Ayrıca bir gece işine girmişti. Tüm bu olanlar karşısında yeni adresini bırakmayı unutmuştu. “Ama para biriktiriyordum” dedi, “işte borcumun 20 doları.”
Ben “Tamam, sorun değil. Borcunuz ödendi” diye cevap verdi.
Kadın şaşkınlık içindeydi. “Ödendi mi? Nasıl yani? Kim ödedi?”
“Ben.”
Kadın ona bir meleğe bakıyormuş gibi baktı ve ağlamaya başladı.
Ben öyküsünü bitirdiğinde “Peki sonra ne yaptın?” diye sordum.
“Ne yapacağımı bilemedim. Elimi omzuna koydum. Daha ne olduğunu anlamadan ben de ağlamaya başladım. Neden ağladığım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sonra bütün o çocukların kahvaltı masasında sütleri olduğunu düşündüm ve ne olu biliyor musun? Beni buna ikna ettiğin için gerçekten memnun oldum.”
“20 doları almadın mı yani?”
ben kızgınlık içinde “Elbette hayır” dedi, “ona sütü yılbaşı armağanı olarak vermiştim ya!”

BAYRAMDA ÇALIŞIRIZ BAYRAMLAR İÇIN....

Kurban Bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu.
O günler bir soğuktu, bir soğuktu... Kar, fırtına, tipi...
Eskişehir ovalarında papaz harmanı savruluyordu.
Göz gözü görmüyordu dışarılarda.
Sular donmuştu hep.
Seydi Suyu iri buz parçaları akıtıyordu. 

Santral kanalı kapandığından,
elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu.
Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk,
ders çalışamıyorduk.
Lambalar ikide bir usulca sönüveriyordu.
Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da,
gene de ısınamıyorduk.
Musluklarımızdan su akmıyordu.
Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk.
İçme suyumuz yoktu. 

Üç gün bayram iznimiz vardı,
ama bu soğukta nereye gidecektik?
Köyü yakın olanlar gitti ancak. 

Bayram sabahı kampana çaldı.
Dışarıda toplanılacak dediler.
Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık.
Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu.
Üstünde palto bile yoktu.
Ellerini arkasına bağlamıştı.
Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi.
Yere atlayacaktı sanki.
Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu.
O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik.
Ellerimizi cebimizden çıkardık. 

"Arkadaşlar!" diye başladı.
Bir canlıydi sesi, bir heybetliydi.
Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı.
Korkan insanın muhakkak yenileceğini
ve korktuğuna uğrayacağını söyledi.
"Bu hava soğuk evet,
fakat siz isterseniz üşümezsiniz," dedi.
Olduğumuz yerde birkaç kez sıçramamızı
ve kuvvetli tepinmemizi istedi.
Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki.
Hoşumuza gitmişti. 

"Bugün bayram," dedi.
"Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz.
Sonra yapacağımız iki iş var;
ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek,
mıymıntı mıymıntı oturmak, bu üç günü böyle faydasız,
hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak.
Boşuna içlenmek.
Üstelik üşümek.
Yahut da, kazmayı küreği alıp,
santral kanalını temizlemeye gitmek.
Emin olun, gidenler kalanlar kadar üşümeyecektir.
Çünkü, inanarak çalışan insan ne soğukta üşür,
ne sıcakta yanar.
O yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde
her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır....
Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz.
Yeter ki bir insan yaptığı işin gereğine inansın.
Ben şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum," dedi.
"Çünkü kanal açılınca elektriklerimiz yanacak.
Elektrik yanınca okulun işleri yoluna girecek.
Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz.
Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz.
Size şunu söylüyorum, bizim asıl bayramımız,
yurdumuz bu gerilikten,
bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır.
Şimdilik bize düşen milletçe çalışmak, çok çalışmaktır.
Parolamız şu olmalıdır:
‘Bayramlarda çalışırız, bayramlar için!’
Ben gidiyorum.
Gelmek isteyenler gelsin." 

Heyecanlanmıştık.
Üşümemiz geçmişti.
"Hepimiz geleceğiz!" diye bağırmıştık.
"Bayramda çalışırız bayramlar için!
Bayramda çalışırız bayramlar için!"
Altıyüz kişi böyle bağırdık.
Sonra da kazma kürekleri koyduğumuz işliğe doğru
bir koşuşma başladı. 

İnsanların böyle canlanması,
bir amaca doğru saldırmasi
belki sadece savaşlarda görülür.
Santral havuzundan başlayarak
onar metre arayla su kanalına dizildik.
Çıplak Hamidiye Ovası ayaz.
Kırıkkız Dağı’ndan doğru zehir gibi bir rüzgar esiyor.
Pelerinlerimizin etekleri uçuşuyor.
Kazmayı vurdukça yüzlerimize buz parçaları fırlıyor.
Bazı yerlerde kar her yeri doldurmuş,
kanal dümdüz olmuş.
Nereyi kazacağız belli değil.
Müdürümüz, ögretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar.
Bir o yana koşuyorlar, bir bu yana.
Öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor.
Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip
çıkarıyoruz kıyıya.
Kimisi bağırıyor, kimisi kazmalara tempo tutuyor.
Bir gürültü gidiyor kanal boyunca.
Yeşilyurt köylüleri evlerinin önüne çıkmış,
bize bakıyorlar.
Böyle çalışmamıza alışkınlar ama,
bayram günü,
bu soğukta nasıl donmadığımıza şaşıyorlar. 

Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi,
-köyü yakın olduğu için izinli ya-
bize evlerden bazlama ekmek taşıyor.
Köylü ekmeğini özlemişiz, aramızda kapışıyoruz.
Yukarılardan, aşağılardan
ikide bir sesler yükseliyor:
"Bayramda çalışırız bayramlar için!"
Koca ova çınlıyor.
Taa uzaktan Hamidiye’nin, Mesudiye’nin köpekleri
ürüyorlar.
Bu kış günü böyle seslere anlam vermiyorlar herhalde.
Ayaz ovanın ıssızlığı yırtılıyor. 

O gün o kanalın yarı yerini açtık.
Bir buçuk metre derinliğinde
uzun, derin bir çukur karları yara yara gitti.
Ertesi gün taa bende kadar tamamladık.
Sonra merasimle suyu saldık.
Nazlı bir gelin getirir gibi
önünden ardından yürüyerek
türküler marşlar söyleyerek getirdik
ve geç zamandı, santral havuzuna döndük,
sonra bir baktık,
okulumuzun balkonuna çakılı "ÇKE" yandı.
(Çifteler Köy Enstitüsü).
O zamanki sevincimizi nasıl anlatmalı?
Üşümüş ellerimiz alkıştan ısındı.
"Yaşa var ol," seslerimiz ufukları kapattı.
Dünyanın en içten gelen,
en coşkun bayramı oldu belki. 

Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu.
"Aferin ulan eller," diyordu,
"bu elektriğin yanmasında senin de hissen var,
yaşasın."
Sevinçten gözlerimiz yaşarmıştı. 

Müdürümüz bir tümseğe çıktı.
Birkaç kelimeyle başarımızı tebrik etti.
Her nokta koyuşta "sağool!" diye bağırıyorduk.
"Şimdi," dedi, "depomuza su dolacak;
banyoyu yakacağız.
Yıkanın ve çalışıp başarmış insanların huzuru içinde
uyuyun.
İşte gördünüz, inanarak çalışan yapar!
Amacına ulaşır!
Bu heyecanla çalışmaya devam edersek,
biz Türkiye’yi de yükseltebiliriz!" 

"Yükselteceğiz!" diye bağırdık. 
"Bayramda çalışırız, bayramlar için! 
Bayramda çalışırız, bayramlar için!..."
İçeri girdik,
musluklardan şarıl şarıl sular akıyordu.
Birbirimizi tebrik ediyorduk.
Unutulmaz bir bayramdı. 

Bu öykü Talip Apaydın'ın 1967 yılında yayınlanan
"Karanlığın Kuvveti" isimli kitabından alınmıştı